100

Şia Cevap Veriyor

Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haberle gelirse, onu etraflıca araştırın. Yoksa cehalet sonucu bir kavme kötülükte bulunursunuz da sonra işlediklerinize pişman olursunuz.  Hucurat 6

Takiyye.

Ehl-i Sünnet'in Şia'ya itirazda bulunup, tenkit ettiği konulardan birisi de takiyye konusudur. Ehl-i Sünnet takiyyenin gerçekte t\lduğunun aksine görünmek olduğunu ileri sürerek bunun bir nevi nifak olduğunu iddia ediyor. Defalarca bahislerimde, bazılarını takiyyenin munafıklık olmadığına dair ikna etmek istedimse de bir fayda vermedi. Hatta bazıları konuyu duyduğunda tiksinmekte bazıları da şaşırarak bunun bir bid'at olduğunu zannetmektedir. Fakat insan insafla inceleme yaptığında, bu inançların hepsinin İslam'da mevcut olduğunu, Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Nebeviye'den kaynaklandığını görür, hatta kolaylık dini olan Islam şeriatının ancak bu inançla kıvama erişebileceğini anlar.

Işin şaşılacak yönü, Ehl-i Sünnet'i." kendi inandıkları inançları inkar etmesidir. Oysa kendi kitap, sihah ve müsnetleri mezkur inancı tastik etmektedir. Ehl-i Sünnet'in, takiyye konusundaki inançlarını birlikte okuyalım:

İbn-i Cerir ve İbn-i Ebi Hatem, el Evfi tarikiyle İbn-i Abbas'tan, Al-i İmran suresinin                                           

  "......Ancak onlardan korktuğunuz taktirde...."  ayetinin tefsirinde naklettiği bir hadiste şöyle diyor.(1 - Suyuti'nin yazdığı "Ed Durr'ül Mensur")

 "Takiyye dil ile olur. Eğer içinizden birisi Allah'a isyan olan bir söz söylemek zorunda bırakılır, o da imanma
kalbinde güveni olduğu halde korkudan o sözü söylerse, bu ona bir zarar yetirmez. Çünkü bu dil ile yapılan bir takiyyedir."
Yine Hakim'in tahriç edip" doğruladığı ve Beyhaki'nin kendi Sünen'inde, Eta yoluyla İbn-i Abbas'tan ("...Ancak onlardan korktuğunuz takdirde...") ayetinin tefsirinde naklettiği bir hadiste şöyle yer almıştır.

 "Takiyye kalbin iman üzere olduğu halde dil ile (tersini) söylemektir."(1) 

   Abd ibn-i Hamid'in Hasan'dan naklettiği bir hadiste de şöyle denilmiştir.

 "Kıyamet gününe kadar takiyye caizdir."(2)
1 Sunen-i Beyhaki ve Müstedrek-i Hakim 
2 - Durr'ü1 Mensur, c2, s.176.

"Müşrikleri, Ammar ibn-i Yasir'i yakaladıklarında, Hz. Resulullah'a küfredip kendilerinin ilahIarını hayırla anmadan bırakmadılar. Sonra onu bıraktıklarında Hz. Resulullah'ın yanına gelince, Hazret ondan "Sırtında ne var?" diye sordu. Ammar, "Şer, sana bir şeyler söyleyip onların ilahlanm hayırla anmadıkca beni bırakmadalar" diye cevap verdi. Resulullah (s.a.a) ona"Kalbini nasıl buluyorsun?" dedi. Ammar "İmanımdan eminim." cevabını verdi. O zaman Resulullah (s.a.a) "Eğer onlar tekrar seni yakalasalar, sen aynı işi yap" buyurdu. Bu sırada bu ayet nazil oldu:

...Ancak kendisi zorlanır, ama kalbi iman ile mutmain olduğu halde..." Nahl / 106

  İbn-i Sa'd'ın Muhammed ibn-i Sirin'den naklettiği bir hadiste de şöyle yer almıştır.

  "Resulullah Ammar ile görüştüğünde o ağlıyordu. Hazret gözlerini silerek şöyle dedi: "Kafirler seni alıp suya soktular, sen de o sözleri söylemek zorunda kaldm. Eğer onlar tekrar dönerlerse sen o sözleri tekrar söyle."(1)

 Yine İbn-i Cerir, İbn-i Münzir, İbn-i Ebi Hatem ve Beyhaki kendi süneninde Ali tarikiyle İbn-i Abbas'tan Nahl süresinin 106. ayetinin tefsirinde şöyle söylediğini nakledi yorlar.

   "Allah-u Teala iman ettikten sonra tekrar kafir olana gazap ettiğini ve onun için büyük bir aza bm olduğunu belirtmektedir. Ama birisi zorlanır ve düşmanından kurtulmak için kalbiyle muhalif olduğu halde diliyle bir şeyler söylemek zorunda kalırsa, onun için bir günah yoktur. Zira Allah-u Teala kullarmı kalben inandığı şeylerden sorumlu tutar."(2)

1 - İbn-i Sa'd'ın yazdığı Tabakat'ul Kabra adlı kitap 
2 - Sünen-i Beyhaki.

Yine İbn-i Ebi Şeyhe, İbn-i Cerir, İbn-i Münzir ve İbn-i Ebi Hatem'in naklettikleri bir rivayette de Mücahit şöyle diyor:

"Bu ayet, Mekke ehlinden iman eden bir grup
hakkında inmiştir. Onlara Medine'de bulunan bazı sahabeler "Hicret edin; siz hicret edip bize gelmeyinceye kadar biz sizi kendimizden sayamayız" diye yazmışlardı. Onlar da Medineye gitmek üzere çıkınca, Kureyş kafirleri yolda onları yakalayıp işkenceye tabi tutmuş, onlar da istemeyerek kafir olduklarını izhar etmek zorunda kalmışlardl."...Ancak kendisi zorlamr, kalbi imanla güvenli olan..." ayeti de onlar hakkında inmiştir."(1)

  Buhari Sahih'inin 'Halkla geçirn" bölümünde tahriç ettiği bir rivayette Ebi Derda şöyle diyor. 

  "Biz bir çok kavmin yüzlerine gülüyoruz, ama kalbimiz onlara la'net ediyor."(2)

  Yine Halebi Sire'sinde tahriç ettiği bir rivayette şöyle yer almaktadır. 

  "Resulullah Hayber kalesini fethettiğinde Hallac ibn-i Alla~ "Ya Resulellah, benim Mekke'de mahm ve ailem vardır; ben onlara başvurmak istiyorum. Acaba sizin aleyhinize bir şeyler söylemerne izin veriyormusunuz?" dedi. Hazret'de ona istediği şeyi söylemesine izin verdi."(3)

        Yine imam Gazzali'nin "İhyau'l Ülum" kitabında şu cümleler yer almıştır. 

        "Müslümamn kanının dökülmesini önlemek farzdır. Eğer zalim birisi gizlenmiş olan bir müslümanın kanına dökmek istiyorsa bunda (onu kurtarmak için) yalan konuşmak farzdır."

1 - Durr'ül Mensur, c2, s.l78. 
2 -
 Sahih-i Buhari, c.7, s.102. 
3 - Sire-i Halebiyye, c.3, s.6l.


Celalettin Suyuti de "El Eşbah-u Ve'n Nezâir" adlı kitabında tahriç ettiği bir rivayette şöyle nakletmektedir.       "Açlıktan murdar eti yemek ve şaraba lokmayı daldırmak veya mecburen küframiz sözler konuşmak caizdir. Eğer yeryOzünü haram bürür ve helal mal oldukça azalarsa ihtiyacı olduğu kadarıyla haram mallardan almak caizdir."

Yine Ebubekir Razi "Ahkam'ul Kur'an" adlı kitabında "...Ancak onlardan korkunuz olduğu takdirde..." ayetinin tersirinde tahriç ettiği bir rivayette şöyle demiştir: "Yani, eğer canınazı veya bazı a'zamzı kaybetmekten korkarsanız kalben inanmadığınız halde onların sevdiğini izhar etmekle kendinizi korumanazın bir sakıncası yoktur. Ayetin zahiri de bunu gerektiriyor. ilim ehlinin çoğunluğu da bu görüşü kabullenmektedir. Kutâde'nin de

 
"Mü'minler Allah'ın yerine kafirleri kendilerine dost edinmesinler" ayetinin tersirinde takiyye zamanı kafir olduğunu izhar etmenin caiz olduğunu söylediği nakledilmiştir." ı - Ahkam'ul Kur'an, c2, s.10.

 Yine Buhari Sahih'inde Kuteybe ibn-i Said'den, O da Sufyan'dan, O da İbn-i Mukender'den nakletmiştir ki, Urve ibn-i Zübeyr Ayşe'nin kendisine şöyle dediğini söylemiştir.

 "Birgün birisi Hz. Resulullah'tan (görüşmek için) izin
istedi, Hazret "Ona izin verin gelsin; o kabilesinin ne kötü çocuğu ve ne kötü mensubudur" dedi. O şahıs Hazret'in yanına gelince, Hazret onunla yumuşak bir dille konuştu. Sonra ben o Hazret'e "Ya Resulullah, bir yandan o sözü söyledin, bir yandan da onunla böyle yumuşak dille konuştun!..." dedim. Bunun üzerine Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:

"Ey Ayşe, Allah katında insanların en kötüsü, kötü konuşmalanndan dolayı insanlann kaçmdığı kimsedir," (1 - Sahih-i Buhari. c.7, s.8l.)
 Bu kadar bilgi takiyyenin caiz olduğunu isbatlamak için yeterlidir. Ehl-i Sünnet'in de kıyamete kadar takiyyenin caiz olduğuna inandıklarını gördük. Gazali'nin deyimiyle, bazı yerlerd~ yalan konuşmak aslında farzdır. Veya Ebubekir Razi'nin itiraf ettiği gibi, ilim ehli alimlerin çoğunluğunun görüşü zor durumda küfrü izhar etmenin caiz olduğudur. Buhari'nin deyimiyle de zahirde yüzüne gülüp batında lanet etmek de ashabın sünnetine muhalif değildir. Sire-i Halebiyye yazarının deyimiyle de mal ve can korkusu olduğu zaman Hz. Resulullah'a bir takım şeyler söylemek, Suyuti'nin deyimiyle de halktan korktuğu zaman, Allah'ın emrine karşı gelmeyi gerektiren sözler söylemek caizdir.

O halde Ehl-i Sünnet'in kendilerinin itikat edip, caiz ve
hatta farz olduğunu kendi sihah ve müsnetlerinde naklettikleri bir inançtan dolayı Şia'ya itiraz etmek hakları yoktur. Şia'nın bu husustaki inancına Ehl-i Sünnet de inanıyor. Şia yalnızca Emevi ve Abbasi hukumetIerinden gördükleri zulüm' ve baskılardan dolayı buna diğerlerinden daha çok amel etmek zorunda kalmışlardır. O asırlarda birisinin zalim yöneticiler tarafından en kötü bir şekilde öldürülmesi için onun Ehl-i Beyt'e olan sevgsinin bilinmesi yeterliydi. Bu nedenle de onların, Ehl-i Beyt imamlarının emri üzerine takiyye ile amel etmeleri zorunlu idi. İmam Sadık (a.s)'dan nakledilen bir hadiste Hazret şöyle buyuruyor.                                           

"Takiyye benim ve babalarımın dinidir," 
Yine Hazret şöyle buyurmuştur.
"Takiyyesi olmayanan dini de olmaz."
Takiyye Ehl-i Beyt imamlarının kendilerinden veya dostlarından tehlikeleri defedip, canlarını korumak ve inançlarından dolayı Ammar-ı Yasir'in karşılaştığı işkenceden daha feci şekilde işkenceye tabi tutulan mu'minleri kurtarmak için kullandıkları bir silahtır. Ama böyle bir sorun Ehl-i Sünnet için söz konusu değildi. Zira onlar genellikle baştaki yöneticilerle tam bir uyum içerisinde bulunuyorlardı. Genel anlamıyla, Ehl-i Sünnet mezhebine
uyduğu içim kimse zalim yöneticiler tarafından sorguya çekilmemiş, tehdit, işkence ve benzeri şeylerden uzak kalmıştır. Buna binaen onların takiyyeyi inkar edip, am el edenlere itirazda bulunmaları garipsenecek bir şey değildir. Dolayısıyla Beni Umeyye ve Beni Abbas hükümdarlarının da Şia'yı bu siperlerinden çıkarmak için onları bu inanç yüzünden horlamaları tabii bir şeydir.
Fakat Allah-u Tcilil'nın kendisi Kur'anda bunu emretmiş ve takiyyeyi uyulması gereken hüküm olarak açıklamıştır. Sahih-i Buhari'den naklettiğimiz üzere, Hz. Resulullah (s.a.a)'ın kendisi de bununla amel etmiş Ammar'a, kafirler yeniden işkence ettikleri takdirde küfür izharında bulunup hatta kendisine kötü laflar söylemesine izin bile vermiştir. Islam ulemasının da Kur'an ve Sünnet ışığında buna izin verdiklerine göre bu inanç yüzünden, Şia'yı tenkit etmek hiç bir şey ifade etmez.

 Hz. Ali'ye - haşa - la'net etmekten kaçınan, herkesi öldüren Muaviye, (bu hususta Hicr ibn-i Adiyel Kindi ve ashabının kıssası meşhurdur) Yezid, İbn-i Ziyad, Haccac, Abd'ul Melik ibn-i Mervan ve benzeri zalim hükümdarların zamanlarında büyük sahabeler takiyye etmişlerdir. Eğer sahabelerin takiyye ettiğine örnekler verrneğe kalkışsak, ayrı bir kitap oluşturur. Fakat hamdolsun Ehl-i Sünnet'in kendi alimlerinden bu konuda naklettiğimiz deliller konuyu açıklığa kavuşturmak için yeterlidir.

Burada benimle bir Ehl-i Sünnet alimi arasında geçen bir kıssayı anlatmadan geçemiyeceğim. O alimle uçakta
görüşmüştük. Her ikimiz de İngiltere'de düzenlenen bir İslami konferansa davetliydik. Uçakta geçen iki saat içerisinde Şia ve Ehl-i Sünnet hususunda sohbet ettik. Bu şahıs İslami vahdetten yana olduğu için kendisinden hoşlanmıştım. Fakat Şia'nın İslami birliği zedeleyen bazı inançlarını artık bırakmaları gerektiğine dair sözü zaruma gitti. Ondan "Örneğin hangi inançları?' diye sordum. Hemen "Örneğin mut'a ve takiyye" diye cevap verdi. Onu her ne kadar mut'anın meşru olan geçici bir evlilik, takiyyenin ise ilahi bir ruhsat olduğu hususunda ikna etmeye çalıştımsa da bir fayda vermedi. O diyordu ki: "Bütün bu sözlerin haktır, ama daha önemli bir maslahata sahip olan İslami birlikten dolayı artık bunları bir kenara bırakmak gerekiyor. Ben İslami birliğin sağlanmasında Allah'ın hükümlerinden bir kısmının terkedilmesinin gerektiğini savunan bu mantığa şaşıp kaldım. Fakat yine de onu hoş karşılayarak "Eğer İslami birlik bununla sağlanabilirse, buna ilk icabet eden ben olurum" dedim.

Londra hava alanında indik. Ben onun arkasıca gidiyordum. Hava alanındaki polis ondan İngiltere'ye niçin geldiğini sordu. O da tedavi için geldiğini söyledi. Ben de bazı dostları ziyaret etmek için geldiğimi söyledim. Böylece problemsiz geçip çantaların kontrol yerine geldiğimizde yavaşça arkadaşıma 'Takiyye'nin her zaman için yararlı bir hüküm olduğunu gördün mü?" dedim. Arkadaşım "Nasıl?" dedi. "Her ikimizde polise yalan söyledik. Ben arkadaşlarımı görrneğe geldiğimi söylemekle, sen de tedavi için geldiğini
söylemekle yalan konuştuk. Halbuki biz konferans için gelmişiz." dedim. Arkadaşım onun yalan konuştuğunun farkına vardığımı anlayınca, gülerek "İslami konferansıarda nefislerimizin tedavisi yok mu sanki?' dedi. Ben de gülerek "Dostların ziyareti de var." dedim.

Yeniden konuya dönüyorum. 'Takiyye Ehl-i Sünnet'in iddia ettiği gibi bir çeşit munafıklık değildir. Aksine, takiyye imamn kendisidir. Zira münafıklık imam izhar edip küfrü gizlemektir. Oysa takiyye, imam gizleyip küfrü veya inanmadığı başka bir inancı dilde izhar etmektir. Bu ikisi arasında çok büyük bir fark vardır. Münafıklık hakkında, Allah-u Tealabuyurmuştur ki:    

"İnananlarla buluştular mı inandık derler. Şeytanlarayla yalnız kaldılar mı şüphe yok ki derler, biz sizinleyiz, biz ancak alay etmedeyiz". Yani zahirde kendini imanlı gösterip batinde küfrü gizlemek nifaktır.

  Ama takiyye hakkında ise şöyle buyuruyor.
"Ve Fir'avn'un soyundan (ailesinden) olup imamm gizleyen mü'min birisi söyledi"

Yani zahirde küfrü gösterip imamm gizlemek takiyyedir. Fir'avn'un soyundan olan mu'min kişi imanını gizliyor, halkın huzurunda kendisinin Fir'avun'un dininde olduğunu izhar ediyordu, imanını ise Allah'tan gayri herkesten gizliyordu. Bu nedenle Allah-u Teıilıi onun Allah katında yüce makama sahip olduğunu belirtmek için övgüyle kitabında anmıştır.

Ey aziz okuyucu, yalan yere yapılan iftiralara artık aldanmamalısın. Şia'nın takiyye konusundaki inançlarını onların kendi dillerinden dinleyelim. Şeyh Muhammed Muzaffer "Akaid'ul İmamiyye" (Şia inançları) adıyla yazdığı kitabında bu konuda şöyle yazıyor.
"Takiyyenin hükmü, zarar korkusuna göre değişiklik arzetmektedir. Bunun tefsilatı fıkıh kitaplarında kaydedilmiştir. Bilahere takiyye her yerde ve her durumda farz olmaz. Bazen takiyye caiz hükmünü alır, bazen de takiyye etmemek farz olur. Mesela eğer hakkı açıp söylemek dine yardım, İslam'a hizmet etmek ve İslam yolunda cihad sayılırsa, böyle hallerde mal ve cam esirgememek daha layık olur. Bazen takiyye yapmak haram olur. Örneğin, eğer takiyye yapmak muhterem bir nefsin öldürülmesine, batılın revac bulmasına, dinde fesadın çıkmasına, müslümanlara önemli bir zararın dokunmasına sebep olur veya onların dalalete düşüp, zulüm ve tecavüzün yaygınlaşmasına yol açarsa bu takiyye haramdır. Bilahere gerçeği old uğu gi bi anlamak istemeyen bazı Şia düşmanlarının söylediği gibi Şia'ya göre takiyyenin anlamı
tahrip için gizli bir örgüt oluşturmak demek olmadığı gibi din ve dini hükümleri inanmayanlara açıklanmaması gereken sırlar şekline dönüştürmek de değildir. Bu nasıl olabilir? Oysa ki Şia alimlerinin dini hüküm. fıkıh, inanç ve kelam konulannda yazdıklan kitaplar haddinden fazladır.
Gördüğümüz üzere takiyyede herhangi bir nifak, aldatmak, yalan ve hile sözkonusu değildir. Aksine dinin getirdiği bir hükümden ibarettir.

Kaynak: Islam Kutuphanesi