100

Şia Cevap Veriyor

Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haberle gelirse, onu etraflıca araştırın. Yoksa cehalet sonucu bir kavme kötülükte bulunursunuz da sonra işlediklerinize pişman olursunuz.  Hucurat 6

Itaat ve Masumiyet.


"...Nisa Suresindeki bu iki ayet hem Peygamberlerin masumiyetlerini hem de Ulu’l-emr dediğimiz bir grubun masumiyetini ortaya koymaktadır. Ayetler bu iki gruba mutlak olarak itaat edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Mutlak itaat ise kayıtlı ifadeden farklıdır. Allah-u Teala bir gruba mutlak olarak itaat edilmesini emrediyorsa o grup küçük-büyük bütün günahlardan ve sürçmelerden masum demektir."



Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA-İnsanlara kılavuz ve ilahî elçi olarak gönderilen resuller ve nebilerin gönderiliş gayelerinden birisinin uyma ve itaat edilme olduğunu belirtir Kitab-ı Kerim. Allah'ı sevdiğini iddia edenler için de adres gösterir. Bu adres Resul'e ittibadır. ‘ve ma erselna min resulin illa li yutae bi iznillah/Biz her peygamberi -Allah'ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik.' (4/en-Nisa/64)

‘De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.' (3/Âl-ı İmran/31)

Verdiğimiz iki ayetten ilkinde bazı dilsel incelikler bulunmaktadır. Şöyle ki Ayette hem istisna edatı kullanılmakta hem de olumsuzluk ifade eden ‘ma' edatından sonra gelen min harf-i cerri ve resul kelimesinin nekira gelmesi bütün peygamberleri ifade etmektedir. Yani ayetten öyle bir anlam çıkıyor ki hangi peygamber olursa olsun O'nun yegane gönderiliş amacı sizin itaat etmenizdir. O'na itaat Allah-u Teala'ya itaat, Ona masiyet ise Allah-u Teala'ya masiyettir.[1] Hatta bu itaatın Ehl-i Beyt terminolojisiyle söyleyecek olursak nübüvvet-i ammenin kapsamına girdiğini rahatlıkla dile getirebiliriz.[2]

Ayette açığa kavuşturulması gereken diğer bir husus da ‘iznillah' kelimesinin kullanımıdır. Acaba ayette geçen iznihi/izniyle kelimesi teşrî yönlü bir izni mi ifade etmektedir yoksa tekvinî yönlü bir izin midir? Bu sözcüğün kullanımının hangi noktaya yönelik bir kayıt olduğunun belirlenmesi gerekiyor. Akla bunun Resullere itaatin sınırlarına yönelik bir sınırlandırma ve takyid olduğu gibi bir olasılık gelebilirse de bu iki açıdan uygun düşmemektedir. Şöyle ki; Kur'an böyle bir şeyi murad etmek isteseydi anne-babaya itaatin sınırlarını çizdiği ayette olduğu gibi hataya ve masiyete vurgu yapar ve ‘eğer peygamberin masiyet etmesi durumu hariç Ona itaat edin' gibi bir ifade kullanırdı. İkinci olarak ‘bi iznillah', ‘bi iznihi' ve ‘in şae' gibi kullanımlarda vurgunun o şeyin Allah'tan olduğu ve bunun ancak Allah'ın izniyle ve iradesiyle gerçekleştiği Kur'an terminolojisine aşina olanların bildiği bir şeydir. Kur'an bu kelimeyi Hazret-i İsa'nın ölüleri diriltmesinde, az topluluğun çok topluluklara galip gelmesinde, başa gelen musibetlerde gibi var oluşsal olaylarda kullanır ve muhataba sahip olunan bütün şeylerin ancak ilahî izin dahilinde gerçekleştiği mesajını verir. Dolayısıyla buradaki ‘bi iznihi' masiyetle ilgili bir sınırlandırma değil, peygamberlere itaatin kaynağının var oluşsal olarak Allah-u Teala'nın emri olduğunu belirtir.

Bir diğer husus da bu iznin tevhid ile bağlantılı olmasıdır. Tevhidi dinin merkezine yerleştiren Allah-u Teala, efalî ve halikiyette tevhidi de kullardan talep etmektedir. Yani hem kulların hem de illetlerin bağımsız bir güçle ve kudretle inşa ve icad makamında fail olmadığını kabul etme, evrendeki faillerin O'nun kendilerine bağışlamış oldukları kudretle eylemlerini yerine getirebilmelerine inanmadır.[3]

Kur'anî bir bakışı bizi şu sonuca götürmektedir. Varlık veya kemalî özellik taşıyan şeylerin Allah-u Teala'ya aidiyeti müstakildir, O'nun dışındaki diğer şeylere aidiyeti ise tebeiyyet yoluyladır. Peygamberlerin itaat edilmeyi hak etmeleri Allah'ın izniyledir.  Yoksa onlar hadd-i zatında böyle bir itaat edilmeye layık değildirler. Kur'an-ı Kerim'de ‘iznillah' veya ‘inşallah' ya da ‘emrihi' kelimeleriyle buna dikkat çekildiği görülür. ‘Enni ehluku leküm mine't-tini ke heyeti't-tayri/Size çamurdan bir kuş sureti yaratır, ona üflerim ve Allah'ın izni ile o kuş oluverir.' (3/Al-i İmran/49) benzer bir ifade Maide Suresinin 110 ayetinde de geçer. Talut'un Calut'u mağlup etmesini ifade eden ayette de Allah'ın izni ifadesi geçer.

‘Nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir.' (2/el-Balara/249) Sahip olduklarımıza bağımsız kudretimizle sahip olduğumuzu iddia etmemiz bir tür şirktir. Akıllara şöyle bir soru ve düşünce gelebilir. “Belki de buradaki ‘iznillah' kelimesi peygamberlerin günah işledikleri amellere ve davranışlara işaret etmektedir.” Allah-u Teala ben size peygamberlerin masiyet içinde bulunmaları halinde Onlara itaat etmenize izni vermedim, diyebilir.

Allah-u Teala'ya itaat etmek vaciptir, ancak bu vaciplikte itaatin kaynağı kendisi olduğundan dolayı hiçbir izne gereksinim duyulmamaktadır. Ancak peygamberlere itaat etmek de vaciptir. Fakat bu vacipliğin kaynağı peygamberlerin kendileri değil Allah-u Teala'nın emridir. Bu izin ve emir olmamış olsaydı Peygamberlere itaat etmek de vacip olmazdı.

Ayetin genel hatlarıyla verdiği mesaj budur. Peki bu ayet peygamberlerin masumiyetine nasıl delalet ediyor?

Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda taatin vacipliğinin tek yönlü bir kullanıma sahip olmadığını görürüz. Allah-u Teala bazı kimselere itaat etmeyi vacip kılmıştır. İtaat edilmesini emrettiği bazı yerlerde herhangi bir sınır ortaya koymaz, bazı yerlerde ise sınır ortaya koyar. Aynı durum Resulullah'ın (s.a.a.) ve Ehl-i Beyt İmamlarının sözlerinde de görülmektedir.

Örneğin anne-babaya itaat vaciptir. Ama bu itaat kayıtsız bir şartsız bir itaat değildir. Kitab-ı Kerim'de iki yerde anne-babaya itaat kavramı geçer. Her ikisinde de kayıt bulunmaktadır.[4] Yönetici hakkında kullanılan itaat de bu şekildedir. Her ikisinde de itaate bir kayıt konulmuştur. Bunlara itaat edilmesi için masiyeti emretmemeleri şarttır. Masiyeti emretmedikleri sürece itaat edilmeleri gerekir. Ama masiyeti emrettikleri esnada itaat etmek vacip değil, hatta haramdır diyebiliriz.

Biz bu ayetin peygamberlerin masumiyetine delalet ettiği kanaatindeyiz. Zira şöyle ki teatin kayıtlı olduğu yerlerde oradan masumiyet sonucunu elde edemeyiz. Bu onların hata yapabildikleri ve yapabilecekleri anlamına gelmektedir. Kitab-ı Kerim bazı ayetlerde itaat kelimesini mutlak olarak ve kayıtsız bir şekilde kullanır. Bu tür kullanımlar Ankebut Suresinde ‘eğer senin şirk koşman için çaba gösterecek olurlarsa' geçtiği gibi herhangi bir kaydı içlerinde barındırmamaktadır.[5] Dolayısıyla ifade ettikleri anlam açısından mutlak olarak itaat edilmeyi ifade etmektedir. Örneğin bu tür ayetlerde Allah-u Teala'ya itaat edilmesi mutlak olarak geçmektedir. Bu mutlak olarak geçişin bir anlamı ve gerekçesi olmalıdır ki bu da Rabb-ı Rahim'den -haşa- hatalı ve yanlış emrin çıkmayacağına dayanmaktadır. Zaten Allah-u Teala'nın yanlış bir emir veya nehyi verebileceğini söyleyecek bir müminin olabileceğini dahi tasavvur etmek istemiyorum. Zaten hak olan zattan da ancak hak fiiller sadır olabilir. Kabih, çirkin bir şey           ondan sadır olamaz. ‘De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar.' (17/el-isra/84)

Allah-u Teala fiillerine örnek kabilinden olarak şöyle der: ‘Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor' (16/en-Nahl/90)

Buradan rahatlıkla şerî emirlerin ve nehylerin güzel ve çirkin olduklarını ve Allah-u Teala'nın çirkini emretmesinin ve güzeli nehy etmesinin kemaliyle çatışacağını görebiliyoruz. Aklın genel ilkeleri ışığında adalet ve zulüm, güzel ve çirkin listesi oluşturulur ve Kitab-ı Kerim'den de test edilecek olursa muhabbetullah ve buğzullahın kapsamında neler olduğu görülür. Sabr güzeldir, Allah-u Teala sabrı sevmektedir. Takva güzeldir, Allah-u Teala takvayı sevmektedir.  İhsan ve yardım etmek güzeldir ve Allah-u Teala bunları sevmektedir. Doğruluk güzeldir, Allah-u Teala doğruluğu övmektedir. Böbürlenme ve kibirlenme çirkindir, Allah-u Teala bunlardan nefret etmektedir. İsraf/taşkınlık çirkindir, Allah-u Teala israfı sevmemektedir. Haddi aşmak çirkindir, Allah-u Teala haddi aşmayı sevmemektedir. Bu liste böylece uzayıp gider.

Allah-u Teala adaleti sever ve onu emreder. Zulümden ve zulmün kapsamına giren şeyleri de yasaklar ve ondan nefret eder. “Masiyeti emretmediği sürece Allah-u Teala'ya itaat etmek vaciptir” ifadesini kim kullanmaya cesaret edebilir? Hakim, anne-baba, yönetici vb şeylerin bütününün emrine itaat etmenin vacipliği konusunda kayıt vardır.

Bu çerçevede sorumuzu soralım. Acaba makalenin başına aldığımız ayet hangi kısma girmektedir? Allah-u Teala peygamberlere itaat etmeyi mutlak olarak mı emretmektedir yoksa bir kayıt mı ortaya koymaktadır? Unutkanlık, yanılgı, masiyet, günah, duygu karmaşıklığı ve olayları birbirine karıştırma gibi durumların kendisinde yaşanacağı bir şahsa yapılacak olan itaati mutlak olarak emreden Allah-u Teala'nın hikmetinden bahsedilebilir mi? Bu zümreye (peygamberlere) itaati mutlak olarak emrettiğine göre bunlar mutlak olarak bu kusurlardan korunmuşlardır.

“Resule itaat eden Allah'a itaat etmiş olur” (4/en-Nisa/80) Yanılan, masiyet işleyen, unutan bir kimseye itaat eden bir kimsenin o eylemde Allah'a itaat ettiğini kim söyleyebilir? Her ne kadar fey ayetleri bağlamında gelse de içerdiği ‘ma' edatıyla kapsamlılık ifade eden “peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi de yasakladıysa da ondan kaçının” (el-Haşr/7) ayeti de bu türdendir. Yanılma ve masiyet olasılığı bulunan bir eylem veya sözün kendisinden sadır olacağı bir şahıs hakkında bu ayetin ifade ettiği kapsamlılığın bir anlamı olabilir mi..!? Bu ifadeler peygamber/ler/e yapılması emredilen itaatin mutlaklığını ifade etmektedir. Bu ayetler aynı zamanda peygamberlerin vahyi telakkî ve tebliğde de masum olduklarının kanıtıdır.

Bu ayet bağlamında müfessirlerin değerlendirmelerine bir bakalım

Fahrüddin er-Razî bu ayetin tefsirinde şöyle der: Âyet, bütün peygamberlerin günah ve isyandan masum olduklarına delalet etmektedir. Çünkü âyet, onlara mutlak olarak  itaat   edilmesi   gerektiğine   delalet   etmektedir. Binâenaleyh  eğer  peygamberler  bir günah  işleyecek olsalardı, o hususta da onlara uymamız gerekirdi. Böylece de, o günahı işlemek bize de vacib olurdu. Halbuki o işin bir günah oluşu, yapmamızın haram olmasını gerektirir. Bu durumda aynı şeyin hem vacib hem de haram olduğunu söyleme gerekir ki bu, imkânsızdır.[6]



İbn Kesir, bu ayetin tefsirinde Mücahid'den şöyle bir aktarımda bulunur: Benim iznim olmadan hiç kimse ona itaat etmez. Yani benim, îmâna muvaffak kıldıklarım dışında hiç kimse ona itaat etmez.[7]

Allame Kurtubî ise şöyle tefsir eder: ‘Allanın izniyle'" Allah'ın ilmîyle, demektir. ‘Allah'ın tevfikiyle anlamındadır' da de­nilmiştir. ‘İtaat edilsin diye' verdiği emirlerde ve yasaklarda buyruğu kabul edilip yerine getirilsin diye ‘gönderdik.'[8]

Şiî Müfessir et-Tabersî ise şöyle der: ‘Ve ma erselna min resulin' ayette geçen ‘min' edatı sözün kuşatıcılığını ifade etmektedir. ‘Ma caenî min ehedin/bana hiçbir kimse gelmedi' ifadesinde geçen ‘min' harfi edatının verdiği anlamın aynısıdır…. ‘İlla luyatae/ancak itaat edilsin diye' resullerin gönderiliş amacının itaat edilmek ve emirlerine sımsıkı tutunulmak olduğunu bildirmektedir. İzin sözcüğü Kur'an'da şu üç anlama gelmektedir: Lütuf, tahliye ve emir. Bu ayette ise ‘emir' anlamında kullanılmıştır.[9]

Allame Sebzevarî Mevahibü'r-Rahman adlı eseerinde şöyle der: Allah azze ve celle bu ayette peygamberlerin gönderiliş gayesinin kayıtsız ve şartsız kendilerine itaat edilmek olduğunu bildirmektedir. Onlara itaat etmek Allah-u Teala'ya itaat etmek kapsamına girmektedir. Onların emri Allah'ın emridir. Münafıkların sandıkları gibi itaat sadece Allah-u Teala'ya yapılabilir…. Bu ayet-i kerime bu yanlış inançlarını bu vehmi ortadan kaldırmak ve yanlış inançlarını açıklamakta, Resul'e itaat edilmesi gerektiğini ve bu itaatın Allah-u Teala'ya itaat kapsamında olduğuna dikkat çekmektedir.[10]

Sunulan tefsir örneklerinde de görüldüğü üzere ayet açıkça resule itaatin vacip olduğuna delalet etmektedir. Fahrüddin er-Razî ve Allame Sebzevarî Allah'ın izniyle kaydının masumiyete delalet ettiğine dikkat çekmektedir. Çünkü mutlak taat masumiyete delalet etmektedir. Eğer peygamberin hata işlemesi gibi bir durum söz konusu olsaydı bu mutlak itaatin hiçbir anlamı olmaz ve Allah—u Teala masiyeti emretmiş olurdu. Allah-u Teala isyanı yasakladığına göre kendi kendisiyle çelişmiş olacaktı.

Ulu'l-emr ayeti

Ayet yapısı itibariyle bu ayetle örtüşen diğer bir ayet aynı surenin 59. Ayetidir.

Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: "Ey inananlar! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ululemre de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız- onu Allah'a ve Resul'e götürün. Bu, (sizin için) daha hayırlı ve yorum bakımından daha güzeldir." (4/een-Nisa/59)

Allah-u Teala'ye ve Resullere itaatin mutlak olduğunu yukarıda ortaya koyduk. Bu ayette söz konusu edilen bir üçüncü grup bulunmaktadır. Ulu'l-emr (emir sahipleri). Bu ayette geçen itaatin kapsamına bu grup da girmektedir. Ancak belirlenmesi gereken nokta bu gruba yapılacak olan itaatin mutlak olup olmadığı. Öncelikle şunu hemen belirtelim ki  ‘ve uli'l-emri minküm/sizden olan ulu'l-emr' ifadesinin başında bir bağlaç olan ‘vav' harfi kullanılıyor. Yani burada söz konusu edilen itaat, resul için kullanılan itaatin aynısıdır. Bir diğer ifadeyle Resul'e itaat etmeniz nasıl vacip ise Ulu'l-emre itaat etmeniz de vaciptir.

Bir denklem kuracak olursak şöyle diyebiliriz

Ulu'l-emre itaat eden Allah'ın Resulüne itaat etmiş olur.

Allah'ın Resulüne itaat eden Allah'a itaat etmiş olur.

İşte tam burada şu soru ortaya çıkıyor: Bu kavram Adalet sahibi yöneticiler de dahil olmak üzere bütün yöneticileri mi kapsamaktadır yoksa Şia-i İmamiyye'nin nazariyesi olan Ehl-i Beyt'e mi özgüdür? Ancak ayet sadece buna delalet etmiyor. Aynı zamanda bu grubun masumiyetine de delalet etmektedir. Hatta şunu söylemek daha doğru olsa gerek: Ayet, kendisine itaat edilmesi vacip olan Ulu'l-emrin masum olduklarına ve bunlara itaatin mutlak olduğuna delalet etmektedir. Dahası bu itaat, Muhammedî risaletin itaatinin devamlılığını ifade etmektedir. Eğer bu grup masum olmamış olsaydı bunlara mutlak bir şekilde itaat edilmesi emredilmezdi.

Özetle ayet şu iki hususa delalet etmektedir.

a-Ulu'l-emre itaat Resule itaatle eşdeğerdir

b- Mutlak itaatten masumiyet çıktığına göre Ulu'l-emr de masumdur

Ayetin bu anlama geldiğini ifade edenler sadece şiî müfessirler değildir. Fahrüddin er-Razî de ayetin bu anlama geldiğini ifade ederek şöyle der: Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın, "ve sizden olan emir sahiplerine de..." ifadesi, bize göre, icmâ-i ümmetin  hüccet olduğuna delalet etmektedir. Bunun delili ise şudur: Allah Teâlâ, bu âyette "emir sahiplerine" itaat etmeyi kesin kes emretmiştir. Allah'ın, kendisine itaat etmeyi kesin ve katî olarak emrettiği kimsenin, hatadan mâsun (korunmuş) olması gerekir. Çünkü, o kimsenin hatadan masun olmaması ve hata edebileceğinin takdir ve farz edilmesi durumunda, Allah ona tabi olmayı emretmiş olur. Bu durumda ise bu, o hatayı işlemeyi emretmek olur. Halbuki hata, hata olduğu için yasaklanmıştır. Bu ise, aynı işte emir ve nehyin aynı değerlendirme ile birleşmesi neticesine götürür ki bu, imkânsızdır. Böylece Allah Teâlâ'nın, "emir sahipleri"ne kesin olarak itaat etmeyi emrettiği ve Allah'ın kendisine katî olarak itaat etmeyi emrettiği kimsenin de hatadan uzak olması gerektiği sabit olmuş olur. Binâenaleyh, bu âyette zikredilen "emir sahipleri"nin mutlaka masum olmaları gerektiği, katî olarak sabit olmuş olur. Sonra biz şöyle deriz: Bu masum kimse, ya ümmetin hepsidir veya bir kısmıdır. Bir kısmı olması caiz değildir. Çünkü biz, Allah Teâlâ'nın bu âyette "emir sahipleri"ne itaat etmeyi vacib kıldığını beyan etmiştik. Halbuki, onlara itaat etmeyi kesin olarak vacib kılmak, bizim onları tanımamız, yanlarına girip çıkabilmemiz ve onlardan istifade edebilmemiz şartına bağlanmıştır. Halbuki biz, zorunlu olarak, zamanımızda masum imamı tanımaktan, onun yanına girip çıkmaktan ve onlardan din ve ilim hususunda istifade etmekten aciz olduğumuzu biliyoruz. Durum böyle olunca biz, Allah'ın, mü'min kimselere, itaat etmeyi emrettiği o masum kimsenin bu ümmetin bir kısmı ve bu ümmetin kısımlarından bir kısım olmadığını anlamış olduk. Bu ihtimal geçersiz olunca, Cenâb-ı Hakk'ın "Ve emir sahiplerine" ifadesiyle kastetmiş olduğu o masum (korunmuş) kimsenin bu ümmetten "ehlü'l hal ve'I-akd" (ehl-i icmâ) olan kimseler olması gerekir ki, bu da icmâ-i ümmetin bir hüccet olduğuna kesin olarak hükmetmeyi gerektirir.[11]

Aslında bu ibarelere baktığımızda Fahrüddin er-Razî'nin Resulullah'tan (s.a.a.) sonra masum şahsın bulunduğu noktasında aynı noktada kesiştiklerini söyleyebiliriz. İlginçtir ki Resulullah'tan sonra masum şahsın var olduğu görüşünü benimseyen sadece er—R  azî değildir. İbn Hacer el-Askalanî'nin de Fethü'l-Barî'de geçen ifadelerinden bu görüşe ulaşmak zor olmasa gerek. O bu eserinde şöyle diyor: İmam Mehdinin bu ümmetten olacağına ve Hz. İsa'nın (a.s) O'nun arkasında namaz kılacağına dair haberler mütevatirdir. İsa'nın (a.s.) ahir zamanda ve Kıyametin kopmasına yakın bir dönemde bu ümmetten bir kişinin arkasında namaz kılmasını içeren hadiste yeryüzünde muhakkak surette bir hüccetin bulunacağı görüşünün doğruluğuna dair bir delalet bulunmaktadır.[12]

Hatta bu konu tarihsel bir incelemeyi de beraberinde getirmektedir. Masumiyet görüşünü ilk olarak ortaya koyanlar kimlerdir. Belki de Ehl-i Sünnet'in bu görüşü Şia'dan daha önce söylemiş olması uzak bir olasılık olarak görülmemelidir. Kısaca masumiyet görüşü Şia'nın ayırt edici özelliklerinden birisidir şeklindeki bir algının su götürür olduğu kanaatindeyiz. Dolayısıyla bu konuda görüş ayrılığına neden olan iki tartışma bulunmaktadır.

a-Resulullah'tan (s.a.a.) sonra herhangi masum bir şahıs var mıdır?

b- Resulullah'tan (s.a.a.) sonraki masum şahıs kimdir?

Fahrüddin er-Razî daha sonra şianın görüşünü çürütmek üzere şöyle der:

Bu âyeti, Rafızîlerin ileri sürdüğü gibi, ‘masum imamlar' manasına hamletmek, şu sebeplerden dolayı son derece geçersiz bir iddiadır:

a) Allah Teâlâ. ulü'l-emre yani "emir sahipleri"ne  itaat etmeyi emretmiştir. "Emir sahipleri" tabiri çoğul bir ifadedir. Halbuki Rafızîlere göre, bir zamanda sadece bir imam bulunur. Cemi bir kelimeyi müfred manasına hamletmek ise, zahirin aksine bir harekettir.

b) Allah Teâlâ, "Eğer birşey hakkında çekişirseniz, onu Allah'a ve Peygambere götürün" buyurmuştur. Eğer "emir sahiplerinden murad, masum imam olmuş olsaydı, "Eğer bir şey hakkında çekişirseniz, onu "imama götürün" denilmesi gerekirdi. Binâenaleyh doğru olanın, âyeti bizim söylediğimiz şekilde tefsir etmek olduğu sabit olur.[13]

İşte biz Razî ile masumun bulunup bulunmadığı noktasında değil, kim olduğu noktasında ihtilaf halindeyiz. Ona göre; “masumiyet Ümmetin icmaı için geçerlidir.[14] Ali ve evlatları için böyle bir masumiyet söz konusu değildir.”

Elbette Razî'nin bu sözlerini ele alıp inceleyeceğiz. Ama öncelikle ayete biraz daha yoğunlaşmamız gerekiyor. Ayet ‘herhangi bir şey hakkında ihtilafa düşecek olursanız' ifadesini kullanmaktadır. İlginçtir ki ümmetin Allah Resulünün vefatından sonra ihtilafa düştüğü ilk konu hilafet yani Ulu'l-emrin kim olduğu meselesidir. İhtilafa düşülmesi halinde müracaat edilecek kaynağı Aziz Kitab; Allah ve Resul olarak belirlemektedir. Aziz Kitab'ın bu noktada verdiği cevabı ele almak oldukça geniş bir yer kaplayacağından ve teferruata inmeyi gerektirdiğinden Resul'e yani sünnete müracaat edelim. Ayet ikinci kaynak olarak sünneti bize göstermektedir. Resul (s.a.a.) bize icmaı mı yoksa bireyi mi göstermiştir? İcmaın masumiyetiyle ilgili olarak tek bir rivayet vardır. “Ümmetim hata üzere birleşmez” veya “Ümmetim dalalet üzere birleşmez.” Diğer tarafta, menzilet, Sekaleyn, Kisa, Gadir gibi sened ve delalet açısından daha kuvvetli olan rivayetler var. Şimdi Allah'ın Resulü icmaı mı yoksa Ehl-i Beyt'i mi tayin etmiştir?

Razî kendince "Eğer birşey hakkında çekişirseniz, onu Allah'a ve Peygambere götürün" buyurmuştur. Eğer "emir sahiplerinden murad, masum imam olmuş olsaydı, "Eğer bir şey hakkında çekişirseniz, onu "imama götürün" denilmesi gerekirdi.” Diyerek itiraz etmeye çalışıyor. Halbuki bu itiraz yerli yerince değildir. Kur'an bütünlüğü içinde meseleye bakıldığında Kitab-ı Kerim bu ayette olmasa da başka ayetlerde meseleleri Ulu'l-Emre irca etmeye değinmektedir. “Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar; halbuki onu, Resûl'e veya içlerinden Ulu'l-emre götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz.” (4/en-Nisa/83) Belki o meselede ve ayette zikredilmemiş, ancak başka bir ayette Ulu'l-emre baş vurulması emredilmiştir. Dolayısıyla Kitab-ı Kerim onlara baş vurulmasını emretmiştir. Ama Nisa Suresinin 59. Ayetinin bu bölümünde niçin geçmediği şeklindeki bir soruya ise cevaben şöyle deriz: Zaten Ümmet arasında Resulullah'tan (s.a.a.) sonra çıkan ilk tartışma Ulu'l-emrin kimliği meselesidir. Bu ayet-i kerime nizaa düşülen bu konuda Kitab'a ve Resul'e müracaatı emrederken diğer ayette ise genel olarak Ulu'l-emre  baş vurmayı emretmektedir.

Razî'nin bir diğer itirazı da şudur: Allah Teâlâ. ulü'l-emre yani "emir sahipleri"ne  itaat etmeyi emretmiştir. "Emir sahipleri" tabiri çoğul bir ifadedir. Halbuki Rafızîlere göre, bir zamanda sadece bir imam bulunur. Cemi bir kelimeyi müfred manasına hamletmek ise, zahirin aksine bir harekettir.' Razî şunu demeye çalışıyor, şiilere göre Ulu'l-emmr veya imamlar birin üzerindedir. Halbuki ayet-i kerime Ulu'l-emrin bütününe aynı anda itaat etmeyi emretmektedir. Dolayısıyla Şia'nın imamet nazariyesi ayetin zahiriyle çatışmaktadır.

Razî ya ayeti bile bile tersyüz ediyor yahut da dil kurallarını bilmiyor. Allah aşkına ‘ekrimi'l-muallimine/öğretmenlere ikram et' veya ‘et'imi'l-mesakin/yoksulları doyur' ifadesinden kim bütün öğretmenleri bir araya getirip onlara ikram da bulunmayı anlar, yahut da cümlenin bu anlama geldiğini söyler. Kim bütün yoksulları bir araya getirip doyurmayı anlar. Herkes bilir ki bu iki cümle istiğraktır ve ifade ettiği anlam şudur: Bütün öğretmenlere ikramda bulun demek, ne zaman bir öğretmenle karşılaşırsan ona ikramda bulun. Ne zaman bir yoksulu görecek olursan onu doyur demektir. Bu çerçevede ayetin ifade ettiği anlam şudur: İtaat edilmesi vacip olan Ulu'l-emr kim olursa veya kimin döneminde yaşarsan ona itaat etmen gerekir.

Razî'nin bu bakış açısı çerçevesinde şu ayetlere bir bakalım:

“Yalancılara itaat etme… çokça yemin eden alçak kişiye itaat etme” (68/el-Kalem/8-10)

O'nun baktığı yerden bakacak olursak bütün yalancıları bir araya getirip her birisine aynı anda itaat etmememiz gerekiyor.

“Namazları koruyunuz” (2/el-Bakara/238) Yani bütün namazları aynı anda koruyunuz.

‘zayıflar, ululanan büyüklere şüphe yok ki derler, biz size uymuştuk, Allah'ın azâbından bir kısmını olsun bizden defedebilir misiniz?' (14/İbrahim/21) Yani bütün büyüklenenlere aynı anda mı uydular ve itaat ettiler.

Kimse böyle bir iddiada bulunamayacağına göre bu ayette geçen Ulu'l-emre itaat o zaman diliminde bulunan emr sahibine itaat demektir. Yoksa her birisini bir araya getirip itaat etmek demek değildir.

Ayette geçen Ulu'l-emr ifadesindeki emr kavramı ise ayrı bir makalenin konusudur. Zira Kitab-ı Kerim bazı ayetlerde yeni bir anlam yüklemektedir. Bunu halk kavramının karşıtında ve özel bir anlamda kullanmaktadır. İnşallah bu kavramı bağımsız bir makalede ele alırız.

Özetle ele aldığımız Nisa Suresindeki bu iki ayet hem Peygamberlerin masumiyetlerini hem de Ulu'l-emr dediğimiz bir grubun masumiyetini ortaya koymaktadır. Ayetler bu iki gruba mutlak olarak itaat edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Mutlak itaat ise kayıtlı ifadeden farklıdır. Allah-u Teala bir gruba mutlak olarak itaat edilmesini emrediyorsa o grup küçük-büyük bütün günahlardan ve sürçmelerden masum demektir.

Cevher Caduk

-------------------------------------------------------------

[1] Kadi'l-Kudat Ebu's-Suud İbn Muhammed el-İmad el-Hanefi (h.982), İrşadü'l-Akli's-Selim, c.1, s.727, Tahkik Abdülkadir Ahmed Ata, Riyad, Matbaatü's-Saadet, Tarihsiz.

[2] Ehl-i Beyt Medresesine göre bütün nebilerde ortak olan bulunması gereken özelliklere nübüvvet-i amme, bir veya birkaç nebinin diğerlerinden ayrıldığı özelliklere ise nübüvvet-i hasse denilir.

[3] Şeyh Cafer Sübhanî, Mefahimü'l-Kur'an, c.1, s.348, Beyrut, 2010

[4] Ankebut/8, Lokman/15

[5] İtaatın mutlak olarak geçtiği ayetlere örnekler Nisa/80, eş-Şuara/151, en-Nur/54, en-Nisa/13, en-Nisa/69, en-Nur/52, el-Ahzab/71, el-Fetih/17,  Al-i İmran/33, el-Enfal/1, 20, 46, Taha/90, en-Nur/56, Muhammed/33, el-Mücadele/13, et-Teğabun/12/Al-ı İmran/50, en-Nisa/64

[6]Fahrüddin İbn Allame ed-Diyaüddin Ömer, Mefatihü'l-Ğayb, c. 10, s. 165, Beyrut, 1401, Darü'l-Fikr.

[7] Ebu'l-Fida İsmail İbn Ömer İbn el-Kesir el-Kureşîed-Dımaşkî, Tefsirü'l-Kur'ani'l-Azim, s. 503, Beyrut, 1420, Dar-ü İbn Hazm.

[8] Ebu Abdillah Muhammed İbn Ahmed el-Ensarî el-Kurtubî, el-Cami li Ahkami'l-Kur'an, c.6, s.439, Tahkik Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî, Müessesesetü'r-Risale, Beyrut, 1427

[9] Eminü'l-İslam Ebü'l-Fazl İbnü'l-Hasan et-Tabersî, Mecmeü'l-Beyan fi Tefsiri'l-Kur'an, c.3, s.99-100 Darü'l-Murtaza, 1426, Beyrut.

[10] Ayetullahi'l-Uzma Allame Seyyid Abdülala el-Musevî es-Sebzevarî, Mevahibü'r-Rahman fi Tefsiri'l-Kur'an, c.8, s.394, 2007, Qum

[11] Mwfatihü'l-Ğayb, c.10, s.148

[12] Ahmed İbn Ali İbn Hacer el-Askalani (h.852), Fethü'l-Bari Şerh-ü Sahihi'l-Buhari, C.6, s.570, Hadis no:3449 Tahkik ve tebvib: Muhibbüddin Hatiyb ve Muhammed Fuad Abdülbakî, Darü'r-Reyyan, Kahire, 1407

[13] Mefatihü'l-Ğayb, c.10, s.150

[14] Age, c.10, s.148

kaynak: abna.ir